Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Anasayfa Şebnem Z. Yazı Detayı Bu yazı 330 kez okundu.
Şebnem Z.
Köşe Yazarı
Şebnem Z.
 

Ölüm Utangaçtır

"Ben varken ölüm yok, ölüm geldiğinde de ben yok olacağım. Bu yüzden ölümü hiç dert etmiyorum." Bu yorum bir pozitivizm tekerlemesidir. Esasında, insanların, ölümün herkese mahsus bir olay; inanç, dil, ırk, tür ayırt etmeksizin herkesin başına gelen keskin bir olgu olduğunu benimseyerek ölüm düşüncesinden tembelce uzaklaşmasını anlatır. Ölüm hayatın getirdiği birçok dertten bir tanesi; her gün başkaları yaşıyor ve bir gün ben de yaşayacağım, o yüzden gelene kadar dert etmem gerekmiyor, doğasına dönüştürmeye çalışırız. Unutma çabasının ardından gelen günlük hayata doğru kaybolma ve karışma davranışı bilinçsizce meydana gelir. Hakiki olan öz'e saygısızlık oluşturur. Ölüm, dünyanın sarsılmaz adaletidir ve değiştirilemez doğasını, insanın kendi başına gelmeden hatırlamayacak olması kabalıktır.  Dünyanın anlaşılmaz, akılsız prensipler üzerine kurulu nedenselliklerinin olduğunu söyleyerek dikkatleri çeken Schopenhauer, ölümü bir şakaya benzetir: "İnsan tekleri olarak bizler gerçekten hayatlarımıza hükmedecek öyle bir güce sahip miyiz ki vakitsiz bir ölüm gelip varoluşumuza kazandırdığımız anlam ve amacı yerle bir etmesin?" Tekerlemenin aksine, ölüm toplumsal değildir. Toplumca aceleye getirilmiş bir anlayışlıkla karşılanmış olması, toplumsal olduğunu göstermez. Ölüm, kişilik olan öz'e, egoya (ben), bilinçsizliğini sürdürmüş iradesiz 'akıl'a hitap eder ve insanın, hayattaki nedenini bulmasına yardım etmek için hatırlanmak ister; verimli ve yaşanılmış bir hayat ancak ölümün gerçekliğini kendisine hatırlatan insanlar tarafından gerçekleştirilir. Schopenhauer şöyle açıklar: "Kişisel ölümün gerçekliği bir kez kabul edilince o an bir aciliyet ve vazife duygusuyla şekillenir. Kişi toplum içerisindeki varoluş bayağılığından, büyük kalabalıkların 'düşmüş' durumundan kurtulur." Hakikaten insan tekleri olarak, yaşamın ötesine gayelerle geçmeye çalışıyor ve gerçekleşmesini istediğimiz bir tarafımızın belirlediği hedefe doğru savruluyoruz. Oysa varoluşcu akımı sırtlamış Karl Jaspers, 'var olmanın' tanımını yaparken ölümün anlamını açıklamış bulunuyor: "Hayatta erişilmiş her şey ölüme benzer. Tamamlanmış hiçbir şey yaşayamaz. Tamlık için çabaladığımız kadarıyla tamamlanmış, ölmüş olana doğru çabalıyoruz. (...) Başkaları için bir sahne oyunu olarak bir hayat tamamlanmış olarak görülebilir; ama aslında bu karaktere sahip değildir. Hayat gerilim ve gaye, yetersizlik ve tamamlanmamışlıktır."
Ekleme Tarihi: 01 Temmuz 2021 - Perşembe

Ölüm Utangaçtır

"Ben varken ölüm yok, ölüm geldiğinde de ben yok olacağım. Bu yüzden ölümü hiç dert etmiyorum."

Bu yorum bir pozitivizm tekerlemesidir. Esasında, insanların, ölümün herkese mahsus bir olay; inanç, dil, ırk, tür ayırt etmeksizin herkesin başına gelen keskin bir olgu olduğunu benimseyerek ölüm düşüncesinden tembelce uzaklaşmasını anlatır. Ölüm hayatın getirdiği birçok dertten bir tanesi; her gün başkaları yaşıyor ve bir gün ben de yaşayacağım, o yüzden gelene kadar dert etmem gerekmiyor, doğasına dönüştürmeye çalışırız. Unutma çabasının ardından gelen günlük hayata doğru kaybolma ve karışma davranışı bilinçsizce meydana gelir. Hakiki olan öz'e saygısızlık oluşturur. Ölüm, dünyanın sarsılmaz adaletidir ve değiştirilemez doğasını, insanın kendi başına gelmeden hatırlamayacak olması kabalıktır. 

Dünyanın anlaşılmaz, akılsız prensipler üzerine kurulu nedenselliklerinin olduğunu söyleyerek dikkatleri çeken Schopenhauer, ölümü bir şakaya benzetir: "İnsan tekleri olarak bizler gerçekten hayatlarımıza hükmedecek öyle bir güce sahip miyiz ki vakitsiz bir ölüm gelip varoluşumuza kazandırdığımız anlam ve amacı yerle bir etmesin?"

Tekerlemenin aksine, ölüm toplumsal değildir. Toplumca aceleye getirilmiş bir anlayışlıkla karşılanmış olması, toplumsal olduğunu göstermez. Ölüm, kişilik olan öz'e, egoya (ben), bilinçsizliğini sürdürmüş iradesiz 'akıl'a hitap eder ve insanın, hayattaki nedenini bulmasına yardım etmek için hatırlanmak ister; verimli ve yaşanılmış bir hayat ancak ölümün gerçekliğini kendisine hatırlatan insanlar tarafından gerçekleştirilir. Schopenhauer şöyle açıklar: "Kişisel ölümün gerçekliği bir kez kabul edilince o an bir aciliyet ve vazife duygusuyla şekillenir. Kişi toplum içerisindeki varoluş bayağılığından, büyük kalabalıkların 'düşmüş' durumundan kurtulur."

Hakikaten insan tekleri olarak, yaşamın ötesine gayelerle geçmeye çalışıyor ve gerçekleşmesini istediğimiz bir tarafımızın belirlediği hedefe doğru savruluyoruz. Oysa varoluşcu akımı sırtlamış Karl Jaspers, 'var olmanın' tanımını yaparken ölümün anlamını açıklamış bulunuyor: "Hayatta erişilmiş her şey ölüme benzer. Tamamlanmış hiçbir şey yaşayamaz. Tamlık için çabaladığımız kadarıyla tamamlanmış, ölmüş olana doğru çabalıyoruz. (...) Başkaları için bir sahne oyunu olarak bir hayat tamamlanmış olarak görülebilir; ama aslında bu karaktere sahip değildir. Hayat gerilim ve gaye, yetersizlik ve tamamlanmamışlıktır."

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve akdenizdeyeniyuzyil.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.